Bir kurumun sürdürülebilirliği, büyük ölçüde doğru insanı doğru role seçme kapasitesine bağlıdır.

Bu saptama modern insan kaynakları literatürüne ait gibi görünse de özü çok daha eskiye dayanıyor. Osmanlı İmparatorluğu, yüzyıllar boyunca dünyanın en karmaşık bürokratik yapılarından birini yönetti ve bu yapının merkezinde her zaman şu soru duruyordu: Kim, neye göre seçilecek?
Osmanlı’nın erken döneminde bu sorunun yanıtı devşirme sistemiyle verildi. Sistem, zaman zaman yalnızca bir toplama uygulaması olarak tanımlansa da özünde oldukça sistematik bir eleme mekanizmasıydı. Seçilen çocuklar fiziksel yetkinlik, öğrenme kapasitesi ve dil becerisine göre değerlendiriliyordu. Ardından Enderun mektebine alınan bu kişiler, yıllara yayılan yapılandırılmış bir eğitim ve gözlem sürecinden geçiriliyordu. Performansa dayalı ilerleme, kişisel bağlılıktan önce geliyordu. Dönemin koşullarında bu, son derece gelişkin bir yetkinlik çerçevesiydi.
Tanzimat Fermanı’nın 1839’da ilanıyla birlikte bu anlayış kurumsal bir dönüşüme uğradı. Kişisel sadakat ve soya dayalı atama mantığının yerini, daha ölçülebilir kriterlere dayanan meritokratik bir model almaya başladı. 1859’da kurulan Mekteb-i Mülkiye, yüksek bürokratik görevler için biçimsel bir eğitim ön koşulu getirdi. Yazılı sınavlar ve belgeler, gayri resmi himaye ağlarının önüne geçmeye başladı. Tanzimat aynı zamanda Osmanlı’nın uzmanlaşmış alanlarda dışarıya başvurma pratiğini de netleştirdi: Tercümanlık, mühendislik ve tıp gibi alanlarda iç kapasite yetersiz kaldığında, gayrimüslim topluluklar ve yabancı uzmanlar sisteme dahil ediliyordu. Bugün machine learning outsourcing olarak adlandırdığımız mantık, yüzyıllar önce farklı bir biçimde de olsa işliyordu: İç uzmanlık yoksa, dışarıdan getir.
Geç Osmanlı döneminde sicil kayıtları ve terfi kriterleri giderek daha sistematik bir hal aldı. Performans değerlendirmesi örtük olmaktan çıkıp belgelenmiş bir sürece dönüştü. Erken Cumhuriyet bu mirası devraldı ve memur seçimini anayasal bir çerçeveye oturttu. Örtük yetkinlik değerlendirmesi yerini açık kriterlere, kurumsal belleğe ve yazılı sınavlara bıraktı. Bu geçiş, modern yapılandırılmış işe alımın tarihsel habercisiydi.
Bugün yetkinlik bazlı işe alım metodolojisi küresel ölçekte kurumsal bir standart haline geldi. Yapılandırılmış mülakatlar, beceri testleri ve rol bazlı değerlendirme çerçeveleri, Osmanlı’nın Enderun modelinin mantıksal devamı niteliğinde. Temel soru aynı: Bir adayın role uygunluğunu, kişisel izlenim ve önyargıdan bağımsız biçimde nasıl ölçersiniz? Bazı ülkeler bu metodoloji altyapısını diğerlerinden çok daha ileri taşıdı. Teknik roller söz konusu olduğunda tech recruitment services in poland bu alanda öne çıkan bir örnek: Polonya, özellikle yazılım mühendisliği ve veri alanlarında, yetkinlik bazlı işe alımı kurumsal düzeyde benimseyen bir ekosistem geliştirdi. Osmanlı’nın bürokratik seçim sisteminde sezgisel olarak uygulamaya çalıştığı şeyi, modern ekonomiler artık ölçeklenebilir ve tekrarlanabilir bir süreç olarak hayata geçiriyor.
Tarihsel perspektif şunu ortaya koyuyor: Her yeterince karmaşık yapı, eninde sonunda bir seçim metodolojisi geliştirmek zorunda kalıyor. Osmanlı bu ihtiyacı imparatorluk yönetiminin baskısı altında hissetti; modern şirketler bunu küresel yetenek rekabetinin baskısı altında yaşıyor. Araçlar değişti, soru değişmedi. Doğru insanı doğru role koymak, her çağda kurumsal başarının önkoşulu olmaya devam ediyor.
